Geçenlerde “Ergenekon’daki Tarafların Profilleri Nasıl?” başlıklı bir analiz yazmış, sürdürülen “Ergenekon” Soruşturmasıyla ilgili tarafların profillerini incelemiştim. Bu analizimde de; “Ergenekon”un iki farklı anlamı ve bu anlamlara göre oluşabilecek sonuçları inceleyeceğim.
Bildiğimiz gibi Ergenekon Türk’lerin Orta Asya’dan çıkış ve Türk’lerin var olma efsanesidir. Düşmanları tarafından savaşarak yenilemeyen Türkler, hileyle yenilmişlerdir. Savaştan sonra sağ kalanlar Türk Yurduna dönerler. Ellerinde kalanlarla birlikte bu yurttan başka bir yere göç ederler. Çünkü buraları artık güvenli değildir. Gittikleri yeni yer; dağlarla çevrili, çetin arazisi olan ve verimli bir ülkedir. Bu Ülkeye Ergenekon derler. Burada uzun yıllar yaşarlar. Fakat o kadar çoğalırlar ki artık Ergenekon’a sığmaz olurlar ve Ergenekon’dan çıkmaya karar verirler. Ama dağları aşmak çok zordur ve bir çıkış yolu yoktur. Ergenekon’dan çıkmanın tek yolu dağın demir madeni olan kısmındaki demir eritmek ve dağda bir yol açmaktır. Büyük bir ateş yakarlar ve dağın demir kısmı eriyerek bir yol açılır. Tam bu sırada boz renkli bir kurt gelir ve Türk’lerin önünde dikilir. Türk’lere yolu bu kurt gösterecektir. Önde Kurt ve arkada Türk Milleti Ergenekon’dan çıkarlar…
Günümüze gelirsek, sürdürülen soruşturmaya “Ergenekon” denmesinin bir sebebi olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Bazı şeyleri anlamak için bilim adamı olmaya gerek yok. Halkın büyük bir çoğunluğunda “Bu yabancılar bizi silahla yenemediler, şimdi bizi içten çökertmeye çalışıyorlar” diye bir düşünce mevcuttur. Çünkü çok kanallı televizyon ve milenyum iletişim devriminden sonra, nerde ne olup bittiğini anlamak çok kolaylaştı. Türkiye’nin dış güçlerin oyunlarına maruz kaldığı herkes tarafından bilinmektedir.
Günümüzde “Ergenekon” Soruşturmasının iki anlamı olabilir;
Türkleri Orta Asya’dan Çıkış Efsanesine Benzer Bir Şekilde Tarihe Gömmek
Tez: Türkler madem Ergenekon’la var oldular, o zaman Ergenekon’la da yok olurlar. Dış güçler, yurt içindeki işbirlikçileriyle birlikte çok organize bir operasyon düzenlerler. İlk olarak gerekeli ortam yaratılır, başa işbirlikçi bir hükümet getirilir, medya tamamen ele geçirilir, daha sonra Türkleri Yok Etme operasyonuna karşı durabilecek kişi, kurum ve kuruluşlar hedefe alınırlar. Muhalifler birer birer cezaevine koyulurlar. Muhalifleri cezaevine koymak için gerekli deliller yaratılır. Olmayan belgeler varmış gibi sunulur.
Burada en büyük görev satın alınmış medya tarafından yürütülmektedir. Bu medya içinde; dikkatleri operasyonun beynine çekmeyecek, hedef şaşırtacak yeni bir basın organı kurulur. Bu basın organı çok aşırı bir şekilde gerekli hedeflere saldırır. Halkın büyük bir kesimi üzerinde belirsizlik, karmaşa, bilgi kirliliği ve korku imparatorluğu oluşturulur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanması için gerekli yasalar geçirilir, gizli anlaşmalar yapılır, etnik çatışmalar çıkarılır, dini çekişmeler yaratılır. Gündem her zamanki gibi medya tarafından düzenlenir. Yasa, hukuk artık işlemez hale gelir ve yavaş yavaş Türkler Yok edilir. Tüm hileler uygulanarak operasyon başarıya ulaşır.
Düşünceler: Tezimize baktığımızda; aynen şu anda Türkiye Gündemini görmek mümkün. Eğer tezimiz için “tamamen doğru” dersek, doğru kabul ettiğimiz bu tez için bazı sorular sormamız lazım;
Bizler sade vatandaşız. Bilgilerimizin büyük çoğunluğunu medyadan, yazarlardan ve tarihten alıyoruz. Ünlü gazeteci ve yazarlarımızın bazılarına göre; eğer Türkiye Cumhuriyeti gerçekten tehdit altındaysa ve bu tehlike çok büyükse Türk Silahlı Kuvvetleri neden müdahale etmiyor? Öyle ya; ülke nerdeyse işgal altında, parçalanıyor ve Cumhuriyete son verilmek isteniyor. Silahlı Kuvvetlerin müdahale etmesi gerekmez mi? Hadi diyelim ki; siyaset iyice raydan çıktı. Ordu da “Darbeci” anılmamak için herhangi bir girişimde bulunmuyor ve işi halka bırakıyor ki seçimlerde gereken cevap verilir. İyi ama yukarıdaki tezimize göre siyasetin raydan çıkması söz konusu değil ki! Resmen ülke parçalanıyor, ülke işgal ediliyor, Atatürk ve Cumhuriyet elden gidiyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin; “Bize Darbeci Derler” gibi bir düşüncesi olması çok saçma değil mi? O zaman burada iki seçenek mevcuttur;
- Türk Silahlı Kuvvetleri tamamen dış güçlerin kontrolü altına girmiştir ve Türkleri Yok Etme yani “Ergenekon” operasyonunda işbirliği yapmaktadır.
- Türk Silahlı Kuvvetleri “Ergenekon” sayesinde Türkiye’deki işbirlikçileri ortaya çıkarmak, pislikleri belirlemek için hiçbir şeye müdahale etmemektedir. Bu tavır, ikinci tezimiz olan Türkleri Orta Ayadan Tekrar Çıkarmak ve Yeniden Var Oluş Savaşı‘nın bir belirtisidir.
Birinci tezimize göre asıl temizlenmek istenen “Ergenekon” davasında içeride olanlar gibi görünüyor. Yani “Ergenekon” davasının sonuna kadar gidilmesini isteyenler, içeriye alınan insanları, Türk Silahlı Kuvvetlerini ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmek istiyorlar. Fakat davaya baktığımızda; “Yandaş Medya”nın tavrı, sürekli servis edilen bilgiler ve belgeler, davadaki tutarsız iddialar, tutarsız deliller bu davanın çok boş olduğunu gösteriyor. Eğer bu soruşturma tamamen tutarsızsa; birinci tezimiz doğrudur ve “Ergenekon” Türkleri Yok etme operasyonudur diyebiliriz.
Türkleri Orta Ayadan Tekrar Çıkarmak ve Yeniden Var Oluş Savaşı
Tez: İlk tezimizin sonlarında belirttiğimiz bir şey vardı; eğer Türkiye Cumhuriyeti gerçekten tehdit altındaysa ve bu tehlike çok büyükse Türk Silahlı Kuvvetleri neden müdahale etmiyor? Bizler hep kendimize sorarız. Dost sohbetlerinde dile getiririz; “Yabancılar öyle üç günlük plan yapmazlar. Adamların 20 yıllık planları var. Bir de bize bak, hiç bir planımız yok, adamlar bizi istediği gibi oynatıyorlar” Peki, gerçekten de Türkiye’nin uzun yılları kapsayan bir politikası yok mu? Tüm kontrol tamamen dış güçlerin elinde mi?
Türkiye Atatürk’ün ölümünden ve daha süratli olarak ta 1950′li yıllardan sonra dışa bağımlı bir ülke oldu. Ekonomik olarak çok zor durumlara girdik. Özellikle de 80 döneminden sonra işler tamamen raydan çıkmıştır. En son olarak AKP’nin başa geçirilmesiyle nerdeyse dışarıdan yardım almadan yaşayamayacak duruma geldik. Türkiye’nin durumu bu iken; nasıl olurda dış güçlere kafa tutup yönümüzü Asya’ya çevirebilirdik? Nasıl olurda “Biz ABD ile ipleri kopardık, Nato’dan çıktık ve AB’ye girmek istemiyoruz ” deriz? Eğer işleri yoluna koymadan bu şekilde bir tavır sergilersek, ekonomik, siyasi ve sosyal bir kaosa gireriz. İşler çığırından çıkar, iç çatışma ve karmaşa oluşur, ülke tamamen dağılabilir. Peki, o zaman nasıl yapmak lazım?
Türkiye, bizim bilinçaltımıza yerleştirildiği gibi, bizim düşündüğümüz gibi güçsüz bir ülke mi? Aslında “Ergenekon” Türkiye’nin 20 yıllık bir projesinin sonucu olamaz mı? Hani bir deyim var; “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek”. Türk Devleti, 80′li yıllara kadarki dış güç kontrolünden, dışa bağımlılıktan kurtulmak için muhteşem bir plan yapmış olamaz mı?
Birinci tezimizdeki olaylar aynen olmuştur. Fakat bazı farklarla… Başa işbirlikçi gibi görünen bir hükümet getirilir. Bu hükümete yandaşmış gibi görünen bir medya yaratılır. Ayrıca muhalefette bu planın içindedir. Hatta Türk Devleti, dış güçlerin iştahını kabartacak, dış güçlere” Her şey yolunda gidiyor” dedirtecek bir basın organı da kurar. Fakat bu basın organı sanki dış güçlerce kurulmuş gibi gösterilir. Sözde AKP’ye karşı olanlar, Avrasyacı olanlar tutarsız delillerle cezaevine alınırlar. Dış güçler bu operasyondan memnundurlar ve sürekli “Sonuna kadar gidin” diye açıklama yaparlar. Aslında dış güçlerin “Her şey Yolunda” demesi bir aldanmanın sonucudur. Aslında Türkler için her şey yolundadır. Türk’lerin yeniden doğuşu için başarılı ve uzun yılların sonucu olan bir plan devreye koyulmuştur. Türkiye’nin sanki “Ilımlı İslam”a doğru gittiği sanılırken, “Ergenekon” davası sonuçlanır. İçeriye alınanlar serbest kalır. AKP devrilir ve başa Avrasyacı bir hükümet geçer. Bu olaylar bir iç politika olarak değil, dış güçlere göre “Plan Tutmadı” olarak algılanır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni görünüşünü kabullenmek zorunda kalırlar. Türkiye artık Bağımsızlığa doğru giden özgür bir ülkedir. Operasyonda yer alan tüm ekip; “yandaş medya, AKP’liler, Kürtler, Muhalefet, ve tüm halk omuz omuza yeni Türkiye’yi inşa etmeye başlarlar. Dış güçlerin 1923′teki gibi Yeni ve Bağımsız Türkiye’yi kabullenmekten başka çareleri kalmaz. Türk Silahlı Kuvvetlerinin hiçbir olaya müdahale etmemesi, yargıdaki tutarsızlıkların göz ardı edilmesi ve gündemdeki tartışmalar tamamen planın bir parçasıdır.
Düşünceler: Bu tezimiz geneli itibariyle daha olumlu ve güzel. Fakat yine de “Ergenekon” Soruşturmasının sonucu; yukarıda anlattığımız tezlerden birisiyle sonuçlanacaktır. Daha doğrusu anlatmak istediğimiz; “Ergenekon”un iki anlamından bir tanesi gerçek dünyamızda bizim karşımıza çıkacaktır. Ya Türkler var oldukları efsaneyle yok olacaklardır ya da yeniden Ergenekon ile var olacaklardır, bu kaçınılmaz bir gerçektir.
Onur ALMIŞALAR – Medyaalternatif.com









AHTAPOT’UN KOLLARI
Denizle ilgilenen herkesin bildiği gibi ahtapot, uzun kolları olan ve kolları ile düşmanını heryerinden kavrayarak yavaş yavaş öldüren bir deniz hayvanıdır. Türkiye sahip olduğu sorunlar itibarıyla ahtapotun kolları arasında kalmış ve kurtulmak için çaba sarfeden canlıya benzemektedir.
Ahtapot en güçlü kolu ile Türkiye’yi ekonomisinden yakalamıştır. Toplam 450 milyar dolar iç ve dış borç yükü ile bağımsız hareket edemez duruma gelen Türkiye, her yıl yaklaşık olarak 54 milyar dolar borç faizi ödemektedir. Sözkonusu borçların olmadığını düşünürsek borç faizine ödenen 54 milyar doların yatırımlara ayrılması imkanı bulunmaktadır. Bu durumda endüstrileşmenin gerçekleşmesi ve buna bağlı olarak da işsizliğin, yoksulluğun önlenmesi mümkün görülmektedir.
Ahtapotun diğer bir kolu Türkiye’yi terör ve etnik bölücülük yönünden yakalamıştır.Türkiye yaklaşık 40 yıldan beri bölücü terör ile uğraşmakta olup, bu yolda onbinlerce şehit vermiş ve milyarlarca dolar masraf yapmıştır. Bölücü terörün önlenmesi için yapılan masraflar Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’ndeki yatırımlara harcanmış olsaydı, bu gün o bölgede terör çoktan önlenmiş olurdu. Ancak ahtapot Türkiye’ye bu imkanı tanımamıştır. Sonunda etnik bölücü terör Türkiye’nin karşısına Kürt Sorunu olarak çıkmıştır. Kürt Sorunu, Türkiye için yalnız Kürtlere bırakılmayacak kadar önemli bir sorundur.
Ahtapot üçüncü kolu ile Türkiye’yi Kıbrıs sorunu yönünden kavramıştır. Önce Rauf Denktaş gibi Kıbrıs Davası ile bütünleşmiş bir kahraman saf dışı bırakılmış ve Kıbrıs’taki diremne gücü kırılmıştır. Şimdi Kıbrıs Davamız adeta kendi kaderine terk edilmiştir. Kofi Annan Planı’nın tuzaklarla dolu olduğu Rauf Denktaş tarafından defalarca anlatılmasına rağmen, malesef bugünkü noktaya gelinmiştir.
Ahtapot diğer kolu ile Türkiye’yi, Avrupa Birliği ve Gümrük Birliği tarafından yakalamıştır. Temeli Haçlı zihniyetine dayanan Avrupa Birliğinin Türkiye için bir çıkmaz sokak olduğu halen anlaşılamamıştır. Gümrük Birliği Anlaşmasının imzalandığı tarih bir zafer olarak ilan edilmiş ve bayram havasında kutlanmıştır. Bu ne biçim alışveriştir ki hep Avrupa Birliği kazanıyor, Türkiye zarar ediyor. Zaten bu anlaşmanın imzalanması ile Türkiye’nin Avrupa Birliği hayali de bence sona ermiştir. Çünki bu anlaşma ile AB alacağını peşin olarak almış,vaat ettikleri ise her zaman olduğu gibi veresiye kalmıştır.
Ahtapotun bir diğer kolu Türkiye’yi her defasında temcit pilavı gibi önümüze getirilen Ermeni meselesinden kavramıştır. Sözde soykırım iddiası her vesile ile Türkiye’nin karşısına çıkartılmaktadır. Halbuki İttihat Terakki tarafından zorunlu göçe tabi tutulan Ermenilere, sevkiyat sırasında Hamidiye Alayları’ndan saldırı yapılmıştır. Biraz tarih bilgisi olanlar için Hamidiye Alayları’nın kimlerden kurulmuş olduğunu bilmek mümkündür.
Ahtapot diğer bir kolu ile, İMF ve Dünya Bankası aracılığı ile Türkiye’yi para politikaları yönünden kavramış olup, bağımsız hareket etmesini engellemektedir. Ayrıca para shirbazı Soros’un Vakıfları, sağladığı imkanlarla işbirlikçi dernek ve vakıfları Türkiye’nin aleyhine kullanmaktadır.
Işte Ahtapot bütün kolları ile Türkiye’yi en hayati noktalarından kavrayarak sıkıştırmakta ve güce boyun eymeye zorlamaktadır. Amaç; Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Türkiye’yi bölmektir. Içeride ve dışarıda cümle alem şu hususu çok iyi bilmelidir ki bölünme savaşsız olmaz. Hiç temenni etmeyiz ama öyle bir savaşın sonunda ne olacağını, kimin var olup, kimin yok olacağını zaman gösterir.
Sırası gelmişken okuyucularıma şu Afrika atasözünü hatırlatmak isterim. “Sular çekilince karıncalar balıkları yer, sular yükselince ise balıklar karıncaları yer. Kimin kimi yiyeceğini suyun akışı belirler.” Tarihi hep galipler yazar, mağlupların tarih yazdığı hiç görülmemiştir.
Yukarıda sözü edilen ahtapot konusunda herkesin bir tahmini, bir görüşü vardır. Ancak benim görüşüme göre bu ahtapot emperyalizim dir. Ahtapotun kollarından kurtulmanın yolu, ya kolları kesmek yada kalbine hançer saplamaktır. Teşbih de hata olmaz derler. Türkiye Bölgesinde dengeleri değiştirebilecek güç ve iradeye fazlası ile sahiptir. Yeterki bu iradeyi kullanma sorumluluğunu taşıyan Devlet organları bunun farkında olabilsinler.
Necdet TOPÇUOĞLU
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı
Eski Müsteşar Yardımcısı