“Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”
En sevdiğim kitaplardan birinin başlangıç sözüdür bu… Okuduysanız mutlaka hatırlamışsınızdır; Anna Karenina. Lev TOLSTOY’un yazdığı bu kitap, aynı zamanda 125 farklı yazarın belirlediği bir listede zamanımıza kadar yazılmış en iyi roman olarak görülmüş. TOLSTOY’u dünyanın en büyük romancılarından yapan bu kitapta, 19.yy. Rusya’sında yüksek sosyeteden, kocasına ihanet ederek yasak ilişkiye giren bir kadının; Anna’nın hazin bir sonla biten hikayesi anlatılır. Tıpkı, çoğu edebiyat incelemecisi tarafından Türk romanının gerçek anlamda miladı kabul edilen Halid Ziya Uşaklıgil’in baş yapıtı Aşk-ı Memnu gibi…
Anna Karenina, iki kez sinemaya aktarılmış bir eser olup, ilk yapım 1948 yılında gerçekleşmiş ve Anna’yı “Rüzgar Gibi Geçti” filminin meşhur ve güzel oyuncusu Vivien Leigh canlandırmıştır. “Cesur Yürek” (Braveheart) filmiyle ünlenen, Fransızların güzel oyuncusu Sophie Marceau ise 1997 yılının Anna Karenina’sı olmuştur. Keza Aşk-ı Memnu da ilk kez 1975 yılında televizyon dizisi olarak çekilmiş ve romanın baş kadın karakteri Bihter’i Müjde Ar oynamıştır. Şu sıralar Kanal D’de tekrar dizi olarak ekranlara gelen Aşk-ı Memnu Türk televizyon tarihinin ilk dizi filmi olmakla birlikte, Halid Ziya Uşaklıgil’in roman tekniği açısından bugün bile aşılamamış bir baş yapıtıdır. Tıpkı Anna Karenina gibi…
İki kitapta da, en arzu edilmeyen durumların içine düşülmesi sonucunda gün yüzüne çıkan gerçekler ve bu gerçeklerle iç içe geçen dramlar vardır. Karakterlerin psikolojik çözümlemeleri o kadar başarılıdır ki, onların yerine ne yapacaklarını düşünmeye başlarsınız. İki kitapta da, yanlış yer ve zamanda ortaya çıkan insanlara asla beslenmemesi gereken, bir süre bastırılan, üstü kapatılan duyguların sonunda kabına sığamayarak ayyuka çıkmasıyla, gözlerle birlikte yürekleri de körleştiren bencil bir aşkın tutkusuyla mutlu bir ailenin nasıl parçalanıp dağıldığı gözler önüne serilir. İki kitapta da, kocasını aldatan kadın kahramanlar suçludan ziyade acınacak bir haldedirler.
İnsana dair değişmez gerçekler vardır ki, bunların başında maddi açıdan kaygısız, rahat ve prestijli bir hayat sürmek gelir. Etiket, ne kadar inkar edilse de her zaman için önemli olmuştur. Bazı kadınlar vardır, doğuştan iyi bir etikete sahiptirler. Bazı kadınlar da vardır ki, böylesi bir etikete sahip olabilmek için ya tırnaklarıyla kazarak, kendi alın terleriyle çalışırlar ya da işin kolayına kaçarak doğuştan ya da sonradan -hiç fark etmez- kaliteli bir etikete sahip olan erkeklerin peşinde koşarlar. Bir de doğuştan sahip oldukları etiketlerinin, zaman içinde çeşitli olaylarla kalitesini ve geçerliliğini kaybetmiş kadınlar vardır ki, bir an önce çirkin, yaşlı, sakat veya hasta ama kaliteli bir etiketi yeniden üzerlerine almaya bakarlar. Tıpkı Bihter’in annesinin iffetsizlikleri ve hafif meşrepliği yüzünden artık yüzüne bakılmayan, saygınlığı tükenmiş ve yok olmaya yüz tutmuş bir etiketi “Adnan Ziyagil” etiketiyle değiştirmek istemesi gibi… Bu öyle bir yalandır ki, başta Bihter kendisi olmak üzere etrafındaki herkes aralarında ciddi bir yaş farkı olmasına rağmen, Bihter’in yaşlı kocasına gerçekten aşık olduğuna inanmıştır. Ta ki üzerine asma kilitler vurulan bir kapının ardına terk edilmiş, saklanmış, bastırılarak unutulmaya çalışılan duyguların Behlül’le birlikte, bir yol bularak yavaş yavaş süzülüp Bihter’in kanına girmeye başladıkları ana kadar… Bihter, annesinden intikam almak ve onun kirlettiği bir etiketten kurtulabilmek için yaptığı, içinde aşktan başka her şey olan bir evliliğin, içinde aşk olmadığı takdirde aslında hiçbir şey olduğunu anlar. Tıpkı, Anna Karenina’nın, teyzesinin aracılığı ile yüksek sosyeteden, hiç tanımadığı yaşlı bir adamla evlendirilmesi sonucu, aşk uğruna prestijli bir hayatı, kocasını ve oğlunu terk ederek yakışıklı Kont Vronski’yle yaşamaya başlaması gibi… Sonuçta iki kadın da, böylesinin yasak olduğunu bile bile hatta ölümü göze alarak aşkı tercih ederler.
Yıl 2009. Özünde aşk olmadan yapılan evliliklerle aynı oranda artan Anna’lar, Bihter’ler… Bir gün bir uyanışla dağılan yuvalar, parçalanan aileler… Yasak aşkını gizli-saklı sürdüren, koca bir yalanla yaşayıp ve yaşatıp giden, iki yüzlü Ayşe’ler, Fatma’lar, Ali’ler, Ahmet’ler tarafından acımasızca suçlanıp yargılanan, aşklarının peşinden giden Anna’lar, Bihter’ler…
Hayatınızı paylaşacağınız insanın, kendi mesleğinize uygun bir mesleği olması, düzenli bir geliri olması, iyi bir etikete sahip olması, zengin olması, çok iyi yemek pişiriyor, çocukları çok seviyor olması, kültürlü ve okumuş olması, akıllı olması………… tabii ki çok önemli fakat kökeninde aşk yoksa hepsi hiçbir şey olan etkenler… Sırf bu nedenlerle evlenip sonra bunların bir karabasan gibi üzerinize çöktüğü gözünüz dışarıda, aşkı, tutkuyu, şehveti eşinizden başka herkeste arayan insanlardan olmayın.
Lütfen içinde bulunduğunuz hayat şartlarının mantığını, yüreğinizin üzerine sıkıca bastırarak onun sesini boğmaya çalışmadan tanıyın hayatınızı paylaşmaya karar verdiğiniz insanı… Sonra ne aldatın, ne aldatılın ne de suçlayıp yargılayın. Sevgili İlhan İrem’in dediği gibi:
“Son pişmanlığın fayda etmeyeceği günlere varmadan, aşk çizgisinde birleşmeli insanlar… Çünkü yalnızca aşk hiçbir zaman pişmanlık duymamaktır.”
Müjgan Yönlüer BİBER – Medyaalternatif.com








