Cem Yılmaz, gösterilerinden birisine anne ve babasını getirmek isteyen arkadaşının “Anne ve babam yaşlılar, acaba gösteriye gülerler mi?” sorusuna “Ne bileyim! Daha önce güldüler mi?” diyerek cevap vermiş. Yani daha önce güldülerse yine gülebilirler demek istemiş.
Ben şimdi kendime “Türkiye işgal edilir mi?” sorusunu sormak istiyorum. Soruya Cem Yılmaz gibi soruyla cevap verirsem; “daha önce işgal edildi mi?” diye sormalıyım ve bu sorunun cevabı da “Evet, bu topraklar daha önce işgal edilmişti ve yine edilebilir” olur. Aslında “Türkiye işgal edilir mi?“ sorusuna verilecek cevabın, bu toprakların daha önce işgal edilip edilmemesiyle pek ilgisi yok. Eskiden hiç işgale uğramamış bile olsa, şimdi işgal edilebilir. Daha açık söylersem; eğer g..tüne güvenen varsa gelir, işgal edebiliyorsa eder. Ama benim “Türkiye işgal edilir mi?” sorusunda aramak istediğim cevap ve bu cevapla anlatmak istediğim konu daha farklı.
Bana göre; 2009 yılı itibariyle, Türkiye’nin yabancı bir askeri birlik tarafından işgal edilmesi çok zor. Öncelikle işgali oluşturacak ortam mevcut değil.
Benim gibi; ulusalcı ve bağımsızlıkçı düşünenler için Türkiye’yi işgal etme teşebbüsünde bulunabilecek potansiyel düşman ABD’dir. Buna göre, ABD’nin Türkiye’yi işgal etmeye kalkması için bazı şartların olması gerekiyor. İşgale neden olabilecek, işgali tetikleyecek şartları maddeler halinde inceleyelim.
1- Ülkeyi yöneten hükümetin ABD karşıtı olması gerekir.
ABD, yani küresel sermaye; kendisinin görüşlerine, isteklerine ve planlarına uymayan ülkeleri rahat bırakmaz. Eğer Türkiye hükümeti, ABD’nin çıkarlarına karşı direnen bir hükümetse, bağımsızlıkçı bir politika izliyorsa, Türkiye’nin ABD tarafından işgal edilmesi için ilk sebep ortaya çıkmış olur.
Peki, Türkiye hükümeti ABD’nin görüşlerine, isteklerine ve planlarına karşı mı?
ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi” diye bir planı var. Burada amaç; Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya ve Kafkaslara kadar olan geniş bir bölgede bulunan devletleri parçalayarak yeni küçük devletçikler yaratmaktır. Yaratılan bu devletçikleri yönetmek çok kolay olacaktır. Ayrıca bu devletçikler sayesinde ABD; Afrika, Ortadoğu ve Asya’daki yer altı kaynaklarının kontrolünü eline alacak, potansiyel rakipleri Rusya, Çin ve Kuzey Kore’ye karşı geniş bir blok oluşturacaktır. Ayrıca BOP içinde kalan ülkeleri sadece yer altı kaynakları yönünden “değerli” görmek eksik olur. Bu bölge aynı zamanda büyü bir pazar yeridir.
ABD, önce bu bölgeyi küçük devletçiklere bölecek, daha sonra bölgenin kaynaklarını sömürecek, sömürdüğü bu kaynakları ve kendi ülkesinde ürettiği malları BOP içindeki devletçiklere satacak. Yani, küresel sermaye politikası.
Küresel sermayenin kurmak istediği ve tüm dünyaya “Yeni Dünya Düzeni” diye dayattığı planın asıl adı “Yeni Dünya İmparatorluğu“dur. Buradaki ana fikir şudur; hem yer altı kaynakları hem de pazar potansiyeli olan bölge kimin elindeyse, Dünyayı o yönetir. Bu bölgeye sahip çıkma planın adı ise Büyük Ortadoğu Projesi’dir.
Şimdi soruyu tekrar soruyorum; Türkiye hükümeti ABD’nin görüşlerine, isteklerine ve planlarına karşı mı?
Bu sorunun cevabını, Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ı daha önce şu sözleriyle vermiştir; “Türkiye’nin Ortadoğu’da bir görevi var! Nedir o görev? Biz, Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin Eşbaşkanlarından bir tanesiyiz ve o görevi yapıyoruz”
2-Türkiye’nin ekonomisinin güçlü ve bağımsız olması gerekir.
Türkiye’nin ABD tarafından işgal edilmesi için ikinci şart güçlü bir Türkiye ekonomisidir. Güçlü bir Türkiye ekonomisi; Ortadoğu, Asya ve Afrika’da güçlü bir Türkiye demektir. ABD, yani küresel sermaye kendi bölgesinde rakip görmek istemez. Küresel sermaye, kendi planı dâhilinde olan bölgede güçlü bir rakip görürse bu rakibi ortadan kaldırmak ister.
Güçlü ekonomi nasıl olur?
Ekonomi alanında pek fazla bilgim yok ve olan bilgim ise şu; ekonomik olarak güçlü olmak demek, sanayide ve tarımda üretim yönünden güçlü olmak demektir. Ülke olarak çok fazla dışa bağımlı olmamanız gerekir ki bu da sizin ekonomik yönden baskı altına alınamayacağınızı gösterir. Ama en önemlisi; ekonomi politikalarınız kendinizin yönetmesi gerekir. Ekonomi politikalarınızda bağımsız olmalısınız.
Türkiye’ye baktığımızda görüyoruz ki şu an itibariyle Türkiye’nin bağımsız bir ekonomi politikası yoktur. Tüm ekonomi politikası IMF’ye bağlanmıştır. IMF rapor hazırlar, planı ortaya koyar ve yapılacakları söyler, Türkiye hükümeti de bu planı uygular. Ekonomi politikamızın IMF’ye teslim edilmesinin nedeni aldığımız kredilerdir. IMF bize kredi verir ve “kalkınma” planını uygulamamızı ister. Fakat görünene göre; Türkiye aldığı kredilerle hiçbir yatırım yapmamakta, yatırım yerine elinde bulunan KİT’leri ve “Altın yumurtlayan tavuk” diye tabir edilen, stratejik konumda olan işletmelerini de “Özelleştirme” adı altında satmaktadır. Alınan kredilerle ne bir sanayi kuruluyor ne de bir fabrika! Olanlarda sürekli satılıyor. Satılanların da hemen hemen hepsi kapatılıyor.
Türkiye eskiden tarım olarak kendi kendine yetebiliyordu. Şimdi durum böyle değil. Birçok tarım ürününü ithal eder duruma geldik. Türkiye’de şu an itibariyle tarım ve hayvancılık can çekişmektedir.
Türkiye’nin ekonomik yönden güçlenmesi 1949 yıllında önlenmişti. O yıllarda İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı olduğu yıllardı. Uluslararası imar ve Kalkınma Bankası’ndan Türkiye için bir kalkınma modeli belirleyecek bir rapor istenmişti. Bu rapor Amerikalı James M. Barker başkanlığındaki bir Amerikalı uzmanlar kurulu tarafından hazırlanmıştı. Bu rapor iktidar değişikliğinden sonra DP hükümetine verilmişti. Bu rapor “Barker Raporu” diye de anılır. Raporda sunulan öneriler hayli ilginç! Mesela “Sanayi Yatırımında Öncelikler” başlıklı bölümde; önceliğin ilk tarıma verilmesi gerektiği, sanayinin soba, basit pompa, pulluk, çekiç ve testere gibi küçük şeylerin üretilmesi ile sınırlı olması gerektiği söylenmiş. Diğer yatırımlar olarak da; camcılık, dericilik, mobilyacılık, tuğlacılık, basit aşı ve serum yapımcılığı, sabunculuk, çanak çömlekçilik gibi yatırımlar önerilmiş. Yatırım yapılması önerilenlere karşı, yatırım yapılmaması istenenler ise; Ağır makine ve metal işleme sanayi, ağır kimya sanayi, selüloz ve kağıt sanayi. Bence rapordaki en önemli kısımda şu; yukarıdaki sanayi alanlarının dışında kalan ancak daha önce devlet tarafından kurulmuş olan sanayi yatırımlarının TASFİYE edilmesi gerektiğinin belirtilmesi! (Bknz: Türkiye’de Askeri Darbeler ve Amerika / Prof. Dr. Çetin Yetkin – 3. Basım, Sayfa 57-58)
Şu an için dünyayı etkileyebilecek, büyük güçlere rakip olabilecek bir ekonomimiz yok, aksine IMF’ye teslim edilmiş bir ekonomi politikamız var. IMF şu an için bildiğimiz ismi ve bunu ilk AKP hükümeti yapmıyor, 1949 yılından itibaren Türkiye bu sürece girmiş. Ekonomimiz bizim ekonomimiz değil ya da ekonomimiz bizim tarafımızdan yönlendirilmiyor.
3- Türkiye’nin Ordusunun çok güçlü olması gerekir.
Günümüzde orduların gücünü gösteren en büyük etken teknolojidir. Artık savaşlar direk karada göğüs göğse çarpışarak yapılmamakta. İlk olarak hava saldırısıyla stratejik hedefler yok ediliyor ve daha sonra karadan işgal başlıyor. Bunu ABD’nin Irak’ı işgal etmesinde gördük. Direk karadan göğüs göğse çarpışma yapılmasa bile iş en son karadan ilerlemeye kalıyor. Yani askerleriniz karadan ilerleyemezse işgali gerçekleştiremezsiniz.
Eğer bir ülkenin ordusu güçlüyse, siz istediğiniz kadar hava taarruzuyla stratejik hedefleri vurun, istediğiniz kadar teknolojik olun bir şey ifade etmez. Karaya girdiğiniz andan itibaren şiddetli bir direnişle karşılaşırsınız. Hele bu Türk Ordusuysa! Türk Ordusu’nun en önemli özelliği, ordunun tüm ülke fertleri tarafından oluşmasıdır. Yani bir işgal sırasında sadece orduda görev yapanlar değil, sivil vatandaşlar da asker olurlar. Türkiye’de hiçbir insan yabancı bir işgale karşı sessiz kalmaz. İstisnalar her zaman olur o ayrı. Ayrıca Türk Ordusu’nun ve Türk Milleti’nin tarihinden gelen bir tecrübesi ve gücü var. Bunu Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşında gördük.
Bir işgal olduğunda, ABD’yi zorlayacak en büyük güç Türk Silahlı Kuvvetleridir. Türkler, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı büyük bir güven, büyük bir bağlılık ve büyük bir sevgi gösterirler. 2009 yılı itibariyle gördüğümüz ise; hükümet ve yandaş medya tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sürekli yıpratılmaya çalışıldığıdır. Özellikle medyanın belirli bir kesimi, hatta sadece bu iş için kurulmuş olanı, sürekli Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saldırmakta, vatandaşın gözünde Türk Ordusu’nu küçük düşürmeye uğraşmakta, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan güveni ve sevgiyi yok etmeye çalışmaktadır. Bu saldırı ve çaba boşuna değildir. En büyük amaç, Halk ile Ordu arasındaki muhteşem bağı koparmaktır. Demek ki ilk iki maddeye göre üçüncü madde yani “Güçlü bir ordu” hala mevcuttur. Ve diğer iki maddeyi ele geçiren, yönlendiren güçler üçüncü maddeyi de ele geçirmeye, zayıflatmaya ve yok etmeye çalışmaktadır. Yalnız buradaki “Güçlü bir ordu“dan kastım; Türk Milleti ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki güçlü bağdır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; donanım, mühimmat, araç ve diğer askeri malzeme olarak dışa bağımlıdır. MKE’nin ürettiği çok az sayıda malzeme vardır. Araçların çoğu; ağır silahlar, uçaklar, helikopterler ABD malıdır. Bu araçların donanım özellikleri, yedek parçaları ABD tarafından temin edilir. Eğer ABD bu malzeme akışını keserse Türk Silahlı Kuvvetleri birçok savunma malzemesi bakımından etkisiz kalabilir. Fakat ABD bu bağımlılığı kesmek istemez. Çünkü o zaman devreye Rusya girer ve bu ABD için hiç iyi olmaz. ABD ve Rusya’dan çok bizim için iyi olmayan ise; her konuda olduğu gibi Askeri alanda da dışa bağımlı olmamız.
ABD ordusu ile Türk ordusu arasındaki ilk bağlar 1947 yılında kurulmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin subay üniformaları (Kara Kuvvetleri), ABD ordusunun modeline göre değiştirilmiştir. Bu ilişkiler daha sonra Türk Subaylarının ABD’de eğitim almasıyla “ABD kafa yapısında” subaylar yetiştirilmesiyle devam etmiştir. Ve Türkiye ne zaman ABD’nin planları dışına çıkmaya kalksa ya da ABD ne zaman Türkiye’ye etki etmek istese bunu ordu sayesinde yapmaya başladı; 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’de olduğu gibi. 27 Mayıs çok tartışmalı bir konu, onu başka bir analizde yazarım.
Sonuç
Türkiye’nin ABD tarafından işgal edilmesi söz konusu değildir. Birincisi, işgal için gerekeli ortam yoktur. İkincisi ise işgale gerek yoktur çünkü zaten siyasi, ekonomi ve askeri yönden Türkiye işgal edilmiştir. Her taraftan dışa bağımlı bir ülke olmuştur. Kendi kendine yönetebildiği ne bir siyaseti ne de bir ekonomisi vardır. Eğer siz işgali; yabancı bir devletin, ordularıyla topraklarımızı işgal etmesi olarak anlıyorsanız yanılıyorsunuz.
Adamlar zaten tüm ipleri eline almışken, her istediğini siyasetçilerle yaptırıyorken, neden boşuna masraf yapıp işgale kalksın ki? Onların askerlerinin yapacaklarını, onların siyasetçilerinin yapacaklarını zaten yaptırmıyorlar mı? Artık işgaller ve darbeler şekil değiştirmişler. Artık hem işgaller hem de darbeler siviller tarafından yapılmaktadır. Bir düşünün bakalım.
Sizce ABD’nin çıkarlarına ters düşenler, bağımsızlık, ulusal ekonomi, ulusal politika isteyenler ve bu konuda en çok sesi çıkanlar şu an nerede? Mecliste mi?
Onur ALMIŞLAR – Medyaalternatif.com









acaba ipin ucunu bilerek vermek,baştakilerin sadece şahsi menfaatleri içinmidir.bu kadar vatana kin duymak nedendir?