Önce ortaya belge çıktı. Belgeyi kamuoyuna sunan Taraf gazetesi, “AKP ve Gülen’i bitirme planı” isimli belgeyle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni suçladı. Ardından yandaş medya hep birlikte “kesin” dedikleri belgeyle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saldırıya başladılar. Oysa Deniz Fener e.V ile ilgili olan iddialarda sus pus olan yandaş medya, Taraf’ın son belgesiyle harekete geçiyordu. Bu düşündürücüdür! Ayrıca Deniz Feneri e.V ile ilgili “Yargıya bırakalım” diyerek sessiz kalan Başbakan Erdoğan, Taraf’ın belgesiyle ilgili ağzına geleni söyledi ve “Bir iktidar partisi olarak bize yönelik böyle bir adım karşısında tabi ki sessiz kalamayız.” Dedi.
Türkiye’deki siyasi gündeme değinelim biraz. AKP iktidarının seçimlerde yüksek oy almasının nedenlerinden birisi “Mağduruz” politikasıydı. Son yerel seçimlere kadar bu “Mağdurluk” sürdürüldü. Sürekli, AKP’nin “Mağdurluğunu” sağlamlaştıracak polemikler yaratılıyordu. Bu polemiklerin oluşmasında ise en büyük pay CHP’nindi. Tabii Yaşar Büyükanıt döneminde yapılan, 27 Nisan tarihli “e-muhtıra“yı ve askerin siyasi gündemle ilgili sürekli görüş belirtmesini de unutmamak lazım. Hem CHP’nin “Laiklik” tartışmalarını alevlendirmesi hem de Genel Kurmay’ın görüşlerini bildirmesi ve “e-muhtıra”sı sayesinde yaratılan “Mağduriyetlik” AKP’nin işine yaramıştı. Fakat son yerel seçimlerde CHP’nin izlediği politika çok iyiydi, çünkü CHP son yerel seçimlerde “Laiklik” olayına hiç girmedi. Daha doğrusu AKP’nin rejimle olan sıkıntısıyla ilgili hiçbir polemik yaratılmadı. CHP’nin yerel seçimlerdeki politikası yolsuzluklar üzerineydi. CHP’nin bu politikasının faydalı olduğunu söyleyebiliriz. Burada bir detaya dikkat etmek lazım. Son yerel seçimden sonra, Erdoğan’ın kabinesini değiştirmesi ve yeni kabinede polemik üstadı Bülent Arınç’a yer vermesi; “mağduruz” politikasının devreye alınması yönünde bir girişim olarak görülebilir.
AKP’ye karşı, rejim vurgusu olmaksızın yapılan muhalefet işe yarar gibi görünüyordu. Çünkü AKP’nin zayıf noktası bulunmuş, AKP’ye yarayacak rejim polemikleri yerine, AKP’yi zor durumda bırakacak olan yolsuzluklar üzerinden muhalefet yapılmaya başlanmıştı. AKP, artık rejimle olan sorunu yerine, uyguladığı; Ermeni sınırı ve Azerbaycan’ın durumu, ekonomik gündem, mayınlı araziler, “Kürt Sorunu” ve benzeri siyasi politikalarla eleştiriliyordu. Deniz Feneri e.V davasının gündemde olması ve “Ergenekon” soruşturmasının nerdeyse gündemden düşüp unutulması AKP’yi zor durumda bırakmaya başlamıştı. Özellikle mayınlı arazilerle ilgili yaşananlar, AKP’nin kendi içinde bile çatlaklar oluşmasına neden olmuştu. Bana göre; polemikler tükenmiş, AKP kendi içinde bile çatırdamaya başlamışken, bu gidişe dur diyecek bir ortamın yaratılması gerekiyordu. Bunun için gereksiz tartışmalar gündeme getirilmeye başlandı. Başbakan Erdoğan durduk yerde “AKP diyenler edepsizdir“ dedi. Arkasından CHP liderine çattı ve “Ben sana sen diyor muyum?” diyerek gereksiz bir tartışma yaratıldı. Tam bu gereksiz tartışmalar ortasında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurahman Yalçınkaya’nın “Muhafazakar partiler öne çıktıkça, ekonomik büyümeye daha çok vurgu yapılmak suretiyle, laikliğin gündemden düşürüldüğü görülmektedir” açıklaması gündeme oturdu. Bu açıklamayla, Başbakan’ın “Edepsiz” ve “Sen ben” tartışmaları aynı derecede gereksizdi. Fakat bu tartışmaların gereksiz olması işe yaramayacak anlamına gelmiyordu ve gerçekten de bu tartışmalar AKP’nin işine geliyordu. AKP’nin lehine olacak ortam yavaş yavaş yaratılmaya başlanıyordu. Gerçek gündem; yolsuzluklar, iç ve dış siyasette yapılan yanlış politikalar gözden düşürülüyor, yerine gereksiz tartışmalar ön plana çıkarılıyordu. Ama bu son tartışmalar pek etkili olmadı ve kısa sürede gündemden düştü. Mayınlı arazilerle ilgili tartışmalar büyümeye ve AKP’nin kendi içindeki çatlak sesler yükselmeye başlamıştı. En büyük gündem değiştirme kaynağı olan “Ergenekon” soruşturması da Ağustos ayına ertelenmişti. AKP’nin meclisten geçirdiği mayınlı arazilerle ilgili yasanın Abdullah Gül tarafından imzalanması gerekiyordu. Bu polemiksiz ortamda, Abdullah Gül’ün bu yasayı imzalaması tartışmaları daha da güçlendirebilirdi. Bu işin sesiz sedasız yapılması, yani en az polemikle gündemden hızlıca düşürülmesi gerekiyordu.
12 Haziran 2009 tarihinde Taraf gazetesinde “AKP ve Gülen’i bitirme planı” başlıklı bir haber yayınlandı. Haberde, Genel Kurmay Başkanlığı “tarafından” hazırlandığı iddia edilen bir belge vardı. Bu belgede; AKP’yi iktidardan düşürecek ve Gülen Cemaati’ni “lekeleyecek” bir psikolojik harekatın, bir “darbe” planının uygulanacağı anlatılıyordu. O güne kara AKP’nin aleyhine olan gündem birden değişiverdi. Ortalık karıştı. Tüm gazete ve internet siteleri Taraf’ın belgesiyle ilgili haberler yapmaya başladı. AKP yanlısı basın belgenin “gerçek” olduğunu kesin bir dille belirtiyor ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saldırıyordu. Başbakan ve AKP’nin önde gelenleri bu haberle ilgili sert açıklamalar yapıyorlardı. Tüm bu gergin ortam içinde, Abdullah Gül mayınlı araziler yasasını onayladı. Tahmin edebileceğiniz gibi, Abdullah Gül’ün bu onayı pek gündemde kalamadı ve Taraf’ın ortaya attığı belgenin altında unutuldu.
Taraf gazetesinin ortaya attığı belgeyle ilgili tartışmalar alevlenmeye başladı. İktidar yanlısı medya “Bu gerçek” derken, iktidara muhalif medya “Bu yalan” diyordu. Belgenin sahte ya da düzmece olma ihtimali giderek güçlenirken, belgenin gerçek olduğunu destekleyecek bir ses kaydı internete sızdı. Bu ses kaydı hemen iktidar yanlısı medyada yer buldu. İlk zamanlar, belgenin düzmece olduğunu sadece muhalif medya dile getirirken, Taraf gazetesinin yazarı Yasemin Çongar da belgenin sahte olma ihtimali üzerinde durdu. Fakat genel olarak iktidar yanlısı medya, belgenin düzmece olmasının bir önemi olmadığını dile getiriyor, belge düzmece olsa bile artık buna inanmayacaklarını söylüyorlardı. Bunun en büyük sebebini ise; belgenin incelemesinin askeri savcılık tarafından yapılmasını ve askeri savcılığın “taraf” olduğu için belgeyle ilgili “yanlış” rapor verebileceğini söylüyorlardı. Yani askeri yargıya güvenmiyorlardı. Ayrıca askerin şimdiye kadar yaptığı; 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleri 28 Şubat 1997 “postmodern darbesi” ve 27 Nisan 2007 tarihli e-muhtırayı örnek göstererek “Askerden beklenir” diyorlardı.
Tamam ama “Askerden beklenir” diyenler; Taraf gazetesinin şimdiye kadar kaç tane “yalan” yanlış haber yaptığını neden düşünmüyorlar? Asker her zaman darbe yapabilir ama Taraf hiç yalan haber yapamaz mı?
Askeri savcılığa güvenmiyorsunuz tamam ama elindeki belgeyi incelemeyen, sorgulamayan ve medyaya sızdıran sivil savcılığa neden çok güveniyorsunuz? Asker taraflıdır da sivil asla mı?
Sivil savcılık şimdiye kadar kaç yanlış delile, kaç yanlış tutuklamaya ve kaç yanlış iddiaya imza attı? En basit örnekle; “Ergenekon” davasının görüldüğü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, savcıların hazırladığı iddianamede yanlış olarak değerlendirdikleri 10 noktanın düzeltilmesini istemedi mi? Bu 10 yanlış gazetelere taşınarak haber yapılmadı mı? İnsanlar karalanmadı mı?
Hakkında karalama yapılan kaç insan tahliye edildi? Kaç insanın hakkı yendi?
Derin çetelerden, derin işlerden hoşlanmayan, aydınlıkçı, temiz ellerci, demokrasi tutkunu medya ve iktidar; sürekli internete sızdırılan kayıtların kim tarafından yapıldığını neden sorgulamıyor? Bu gizli örgüt nedir? Bu sesleri kim kaydediyor? Kim servis ediyor? Yoksa sizin işinize yarayan işler yapan derin çeteler cici, işinize gelmeyenler öcü mü? Bu nasıl aydınlanmacılık, bu nasıl temiz eller?
Belgenin yalan olduğu, düzmece olduğu giderek kuvvetlenmeye başladı. Şimdi gündemi değiştirmek ve Askere saldırmak için çeşitli yollar denenmeye çalışılıyor. Gündem çok güzel bir şekilde karıştırıldı ve karıştırılmaya da devam ediyor.
Son olarak Mehmet Eymür, Sabah gazetesinde yazı dizisine başladı. Bu da zamanlama olarak çok ilginçtir!
Onur ALMIŞLAR – Medyaalternatif.com








